Suriye’nin kuzeyinden gelen son görüntüler, on yıldır büyük iddialarla inşa edilen ve “100.000 kişilik düzenli ordu” olarak dünyaya pazarlanan yapının, kâğıttan bir kaplan gibi dağılışını belgeliyor. Sahadaki bu hızlı çözülme, yalnızca askeri bir mağlubiyet değil; Washington’ın koruması altında kurulan o devasa illüzyonun kökten çöküşüdür. Karşımızdaki tablo, 1918’de bir imparatorluğun fiilen havlu attığı o malum teslimiyet belgesinden farksızdır. Bugün Suriye’de yaşananlar, Kürtlerin Mondros’udur.
Kürt siyasi liderliği, on yıl boyunca Amerikan silahlarını ve hava desteğini kalıcı bir devletleşme garantisi olarak gördü. Oysa emperyal bir gücün bölgesel ajandasında yerel müttefiklerin hiçbir zaman “kalıcı ortak” olmadığı, tarihi bir gerçektir. Washington’ın öncelikleri değiştiği an, o çok güvenilen yüz bin kişilik ordunun ve tahkimatların, jeopolitik bir rüzgârda ne kadar hızlı buharlaştığına tanıklık ediyoruz.
Mondros nasıl Osmanlı için yalnızca bir ateşkes değil; bir ordunun ve bir yönetim modelinin parça parça tasfiyesini kabullenmek idiyse, bugün Suriye’de yaşananlar da emperyal vaatlere dayalı Kürt siyasetinin geldiği son duraktır. Gücünü halkın meşruiyetinden ve bölgesel gerçeklerden değil, bir süper gücün gölgesinden alan her yapı, günü geldiğinde masada aktör olmaktan çıkar; pazarlık maddesine dönüşür. Bugün Kürt siyaseti tam da bu noktadadır. Şimdi, enkazın ortasında şu soruya cevap vermeleri gerekiyor: “Şimdi ne olacak?”
Ancak bu sorunun cevabı, yalnızca dış güçlerin ihanetinde ya da bozulan ittifaklarda aranamaz. Bu çöküşün zemini, yıllar içinde inşa edilen siyasal aklın kendisidir. Mesele yalnızca yanlış ittifaklar ya da askeri bir çözülme değildir; asıl sorun, bu sonucu yıllar öncesinden hazırlayan zihinsel ve entelektüel çoraklıktır.
Yıllardır “onurlu barış” deyip durdular; ama o barış kelimesinin altını bir kez olsun dolduramadılar. Çünkü onurlu barış, sloganla değil; akılla, iradeyle ve tarihsel yüzleşmeyle kurulur. Yüzyıllardır birlikte yaşadığı toplumlarla —Türklerle ve Araplarla— sahici bir ortak gelecek tahayyülü geliştiremeyen; barışı kendi halkına bile anlatamayan bir siyaset için “onur”, yalnızca kürsülerde tekrar edilen boş bir kelime olarak kaldı. Sonunda geriye ne barış kaldı, ne de onur.
Kürt siyasal hareketi, uzun yıllardır devlet kurmayı yalnızca silah, harita ve dış destek meselesi sandı. Ne güçlü bir entelektüel damar oluşturabildi, ne sanattan ve edebiyattan beslenen bir toplumsal tahayyül geliştirebildi, ne de kapsayıcı bir siyasal dil üretebildi. Şiiri olmayanın siyaseti, düşüncesi olmayanın devleti olmaz. Toplumu yurttaş olarak değil, yalnızca savaşçı olarak gören bu sığ anlayış, kaçınılmaz olarak başkasının planlarının figüranı olur. Figüranlar alkışlanır; ama final sahnesinde sahnede kalamaz.
Asıl dram, yüzyıllardır aynı coğrafyayı, aynı ekmeği ve aynı kaderi paylaştığı insanlarla el sıkışmak yerine, binlerce kilometre ötedeki başkentlerin ajandasına gönüllü yazılmanın yarattığı derin basiretsizliktir. Kendi bölgesindeki aktörlerle barış ve ortak bir gelecek inşa etmek yerine, emperyal bir gücün vekâletine soyunmanın bedeli her zaman ağır olur. Bugün yaşananlar, “başkasının kılıcıyla kahramanlık yapılamayacağının” en net ifadesidir.
Tarih, yüzyıllardır birlikte yaşadığı toplumlarla barış yapma cesaretini gösteremeyenleri, o çok güvendikleri yabancıların masasında birer harcanabilir kalem olarak yazar. Kürtlerin Mondros’u, yalnızca askeri bir yenilginin değil; bu sığ, yüzeysel ve entelektüel derinlikten yoksun siyaset anlayışının da hazin sonudur.
Geçmiş olsun